Albert Camus – Yabancı (L’Étranger)

Albert Camus’nün Yabancı adlı romanı, duygusal olarak kayıtsız ve toplumsal normlara yabancı bir adam olan Meursault’un hikâyesini anlatır. Roman, annesinin cenazesinde bile hiçbir duygusal tepki göstermeyen Meursault’nun, daha sonra “nedensizce” bir cinayet işlemesi ve bu suçun ardından toplum tarafından hem eylemi hem de duyarsızlığı nedeniyle yargılanmasını konu alır.

Camus, Meursault’nun hikayesi üzerinden varoluşçuluk ve absürt kavramlarını işler: hayatın anlamsızlığı, insanın bu anlamsızlık karşısındaki kayıtsızlığı ve toplumun bu kayıtsızlığa tahammülsüzlüğü romanın merkezindedir.

Camus, Meursault’nun kayıtsızlığında bir ahlaki çöküş değil, bir farkındalık biçimi görür. İnsanın dünyaya, topluma ve hatta duygularına yabancılaştığı bu an, boşluğun başladığı yerdir.

Camus’nün dünyasında boşluk, bir eksiklikdeğildir; anlamın çöktüğü yerde ortaya çıkan bir açıklıktır.

Yabancı, “neden?” sorusuna bir karşılık bulmaz. Meursault, her şeyi olduğu gibi kabul eder: Annesinin ölümünü, denizin sıcaklığını, bir kadının ilgisini, güneşin yakıcılığını, hatta cinayeti bile. Hayatın akışı

karşısında ne isyan eder ne de bağ kurar. Karamsar bir tutum sergilemez, sadece boş vermiştir.

Bu kayıtsızlık, toplumsal değerlerin gözünde bir suçtur; ama Camus için bu, insanın varoluşsal dürüstlüğüdür.

Çünkü “boşluğu kabullenmek” sahte anlamlardan kurtulmanın ilk adımıdır.

Boşluğun Felsefesi

Camus’nün absürt felsefesi, tam da bu noktada şekillenir. Camus’a göre absürt, insanın evrende bir anlam, düzen ve mantık arayışıyla, evrenin bu arayışa karşı kayıtsız ve sessiz kalışı arasındaki uyumsuzluktan doğar. İnsan sürekli “neden?” diye sorar, ancak evren bu soruya cevap vermez. İnsan, anlam arayışından vazgeçtiğinde, dünyanın saçmalığıyla baş başa kalır. Bu farkındalık yıkıcı gibi görünse de aslında özgürleştiricidir. Meursault, toplumun “nasıl davranmalı?” kalıplarını reddederek yaşar. O artık dünyaya “neden?” diye sormaz; sadece “vardır”. Boşluk, burada bir trajedi değil, bir varoluş alanıdır. Sessiz, tepkisiz ama sahici.

Camus, Meursault’nun ağzından modern insanın halini özetler:

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”

Bu cümledeki donukluk, yalnızca bir duygusuzluk değil, anlamın kendisini kaybetmiş bir dünyanın yankısıdır. Yabancı bu yönüyle, yalnızca bireyin hikâyesi değil, modern insanın yalnızlığıdır.

Visconti’nin Aynasında Boşluk

Luchino Visconti, 1967 tarihli La  Straniero uyarlamasında Camus’nün  bu felsefi boşluğunu görsel bir dile çevirir. Filmde Marcello Mastroianni’ nin Meursault’su, konuşmaktan çok susar.

O sessizlik, Camus’nün kelimelerde kurduğu boşluğu görüntüye taşır.  Kamera, geniş ve hareketsiz planlarla insanın çevresine olan yabancılığını büyütür. Her şey fazla görünür, fazla aydınlıktır ama hiçbir şey hissedilmez. Visconti’nin sinemasında boşluk, bir ışık estetiği haline gelir. Güneş, Meursault’nun gözünü kamaştırırken aslında seyirciye de şunu hatırlatır: bazen fazlasıyla görünür olan şey, anlamın yokluğudur. Boşluk, burada yalnızca varoluşsal değil, görsel bir deneyimdir.

Demirkubuz’un Gölgesinde Boşluk

Zeki Demirkubuz’un Yazgısı (2001), Yabancı‘nın yerli bir yankısı gibidir. Musa karakteri, Meursault’nun modern Türkiye’deki sessiz versiyonudur. Camus’nün Cezayir güneşi burada yerini, beton duvarların soğukluğuna bırakır.

Güneşin kör eden ışığı gider, onun yerini floresan lambaların donukluğu alır. Boşluk artık felsefi bir soyutlama değil, gündelik bir sıkışmışlıktır.

Demirkubuz’un kamerası, hayatın sıradanlığını uzun planlarla izler; Musa’nın sessizliği, toplumun duvarlarına çarpar. O da tıpkı Meursault gibi duygusuz ya dakaramsar değildir aslında sadece anlamsızlıkla barışmıştır. Bu noktada Yazgı, Yabancı’nın doğrudan bir uyarlamasından çok, Camus’nün boşluk felsefesinin Türkiye’deki yankısı haline gelir.

Toplumsal baskı, kader inancı ve kabullenme temaları, Meursault’nun absürtlüğüyle birleşir. Musa’nın kayıtsızlığı, artık varoluşun değil, toplumun kendi sessizliğinin aynasıdır.

Boşluğun Ortak Dili

Boşluk, bir çöküş değil, bir dürüstlük biçimidir. Her biri, insanın sahte anlamlarla kurduğu dünyayı reddeder. Meursault, Mastroianni’nin yüzünde susar; Musa, Demirkubuz’un kadrajında donar. Toplum onları “duygusuz” ya da “ahlaksız” bulur, çünkü boşluk, alışılmış tepkilerin dışında kalır. Oysa bu sessizlikte gizli bir hakikat vardır: insanın, hiçbir anlam bulamasa da yaşamaya devam etmesi.

Boşluk, bu üç sanatçının elinde, bir yenilgi değil; varoluşun çıplak kabulü haline gelir.

“Hayatın anlamı yok. Ama yine de devam ediyoruz.”

Belki de boşluk, anlamın yokluğundan değil, anlamın ağırlığından kurtulma isteğinden doğar. Ve belki de, tüm bu sessizliklerin içinde, insanın varlığını en dürüst biçimde duyabildiği tek yer tam da orasıdır: Boşluk.

Bir Cevap Yazın

Popüler

SANAT SEPET DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin