Arkadaşım,

Nasılsın? Ben iyi olmaya çalışıyorum. Belki de iyiyimdir ve bu bir kabuk değiştirmedir bilmiyorum. Fakat bu mektubu okuduğum bir kitaptan sonra sana yazma dürtüsüyle hareket ederek yazıyorum. Bilmem sen de okudun mu Sartre’ın Bulantısını. Ne acı bir kitap bir bilsen. Nasıl yani diye sormazsın, hatta yine başlayacak dersin belki içinden, belki de tam karşındaymışım gibi, ama dinle olur mu?

Kitabın sonunu Sartre, bizim topraklardan olsaydı şöyle bitirirdi;

Akşam olan bir gün gibi son buldu
Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti
(Ahmet Muhip Diranas)

Belki ben de bu cümleleri mektubumun sonuna almalıydım. Bir son için ne güzel cümleler değil mi? Aman kitabın tüm beklentilerin son buluşunu ve hayal kırıkığını anlattığını düşünme, belki sadece ben hisseme biraz fazla almış olabilirim bu duyguları. Sonsuza kadar süreceğine inanarak kurduğumuz o en temel bağların bir bir kopuşunu anlatırken kitap, ben de sanki hikâyenin içindeymişim gibi hissettim onun acısını. Hiç ayak tendonum kopmadı, hatta bir yerim de kırılmadı fakat yüreğimde sert ve acı bir ses duydum, bir bağın kopma sesi…

Yavaşla demek istiyorsun ama ben yine de devam ediyorum yazmaya. Kâğıdımın başından kalkıp (evet bir mektup kime ve nereye yazılırsa yazılsın kâğıda yazılır) Tutunamayanlar’a bakacağım ve oradan sana, benim neden bu kadar etkilendiğimi anlatan o cümleyi bulacağım. Aklımda yarım yamalak değil aslında cümle, yine de eksik ifade ederim diye bakıyorum. Belki o zaman düşüncelerimi, durdurmak yerine anlamak isteğiyle okursun.

“Kitaplar yüzünden çok acı çekiyorum Esat Ağabey”, derdi. “Sanki hepsi benim için yazılmış. […] Peki ben etki altında kaldığımı, kitapların beni mahvettiğini nasıl anlatacağım?”

Bir müzik, şiir veya romandan bir parça insanın öyle bir yerine dokunur ki yaşadığı hissi görmezlikten gelemez. Yazmalı, anlatmalı veya bağırmalı ama bir daha benzer cümlelerin tamir edilmemiş o yere dokunmasına izin vermemeli. Yani ya iyileştirmeli ya da o parçayı kendinden ayırmalı. Şimdi sana neden yazdığımı anlıyor musun? Ya iyileştirelim ya da ben gidiyorum.

“Birkaç adım atıp duruyorum. İçine düştüğüm bu topyekûn unutuluşu tadıyorum: iki kent arasındayım, biri beni bilmiyor, öteki de artık tanımıyor.”

Ben bir hışım ile değil usul usul bu şehri terk ediyorum. Toprakları kederden başka mahsul vermeyen bu yerde ben, yeni bir ağacın yetişeceğine inanmıyorum, var olan asırlık çınarların kuruyuşunu gördükçe. Bu bir kaçış diyorsun, belki de, ama değil. Bir terk ediş benimkisi. Dedim ya bir hışım ile değil, çünkü;

Bir kadın, bir dost, bir kent, bir kerede terk edilemez.

Beni inşa etmiş, değiştirmiş ve bir parçam olmuş bu şehirle kurduğum bağın ağırlığını ve ömrümde kapladığı muazzam büyüklüğü biliyorum fakat bırakmayı seçiyorum. Geride kocaman bir boşluk ile.

Burada bırakıyorum. Belki senin mektubunu beklemeden bir tane daha yazarım. Gözlerim ağırlaşıyor ve ben uyumak istiyorum. Özlemle…

Arkadaşın

Nuran Kanlıca

Bir Cevap Yazın

Popüler

SANAT SEPET DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin