Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalplerin diliyle konuşulan, rüzgârın sırlar fısıldadığı uzak bir diyarda bu masal başlamış.Bu masal, diğerlerinden biraz farklıymış. Ne dillere destan güzelliğiyle tanınan bir prensesi varmış,ne de uğruna ellerini kesecek bir Yusuf’u…
Bu masalın kahramanı, çocukluğunu doyasıya yaşayamamış,sevgiyi iliklerine kadar hissedememiş, erken yaşta büyümek zorunda kalmış köylü bir genç kızmış. Ne soylu bir ailesi varmış,ne de güzelliğiyle dillerde dolaşırmış. Ama onu diğerlerinden ayıran bir şey varmış: Mısır sultanına olan aşkı.
Aşkı öyle ulviymiş ki, diğer masallardaki kahramanlar bile bu aşka imrenirmiş. Rivayet olunur ki, birçok efsane bu köylü kızın aşkının kulaktan kulağa yayılmasıyla doğmuş: Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı… Hepsinin özünde, o köylü kızın yanmamış ama hiç sönmemiş sevdası varmış.
Bu aşk, masal masal gezerken,bir tek sevdiği sultan bundan habersizmiş. Bir gün, genç kızın penceresine uzak diyarlardan gelen Hüdhüd kuşu konmuş. Bu kuş, arayışın, anlamın ve hakikatin simgesiymiş. Kız, kuşun güzelliğine öyle büyülenmiş ki, gözleri kararıp bayılmış. Gözlerini açtığında Hüdhüd, sanki “Gel” dercesine nazlı bir edayla göğe kanat çırpıyormuş. Kız, düşünmeden ardından koşmuş. Kuş, yavaş ama kararlı bir şekilde yol alıyor; kızın adımları ise umutla hızlanıyormuş. Sonunda bir yere varmışlar. Hüdhüd, kadim bir ağacın dalına konmuş. Kız, daha önce hiç görmediği kadar büyüleyici bir manzarayla karşı karşıyaymış. Gökyüzü altın rengiyle yanıyor, toprağın her zerresi ışık saçıyormuş. Tam o sırada etrafı saran bir ses duyulmuş :kalbini titreten, ruhunu çağıran bir ezgi…Kız o melodiyi tanımış; bu, çok eski bir hatıranın yankısıymış;çocukken annesinin ninnilerinde duyduğu ama unuttuğunu sandığı o ezgi…
O anda, Hüdhüd’ün kanat çırpışlarıyla birlikte ufukta bir saray silueti belirmiş. Sarayın kubbeleri güneşin altında parlıyor, altın rengi duvarları gökyüzüne uzanıyormuş. Kız, hayatında ilk defa böyle bir yer görüyormuş. Adımları titreyerek saraya doğru yürümüş, kalbi sanki göğsünden çıkacakmış. Tam o sırada sarayın bahçesinden bir ses yükselmiş:bir gülüş, bir kelime, bir melodi…
Ve o sesi duyduğu an, kalbi yerinden kopmuş gibi olmuş. Çünkü o ses, bir hükümdarın değil, kaderinin sesiydi. Kızın gözleri bahçede beliren o yüce kişiye iliştiğinde, dünya bir anlığına susmuş. Kuşlar uçmayı, rüzgâr esmeyi unutmuştu sanki. Göz göze gelmediler belki, ama o an kalbi sultana ait olmuştu. Bir bakış bile değmemişti ama, bir ömür sürecek aşk o an filizlenmişti. Günler, aylar geçmiş. Kız her sabah o sarayın uzağındaki tepelere çıkıp, sultanın adını rüzgâra fısıldamış. Dualar etmiş, geceleri yıldızlara ondan haber sormuş.Hüdhüd her defasında başucuna konup susmuş çünkü bazı hakikatler ancak sessizlikte anlaşılırmış. Derken bir gün, köy meydanına uzak diyarlardan gelen kervanlar varmış.
Herkes neşeyle, heyecanla bir haber fısıldıyormuş:
“Mısır Sultanı evlenmiş!”
O an dünya dönmeyi unutmuş. Kızın dizlerinin bağı çözülmüş, ellerindeki umut toprağa karışmış. Kalbinde yankılanan tek şey, o eski ezginin artık hüzünle boğulmuş sesiymiş. Köylü kız ise o gün, kalbinin en büyük hayalinin aslında hiç gerçekleşmeyeceğini anlamış. Hayatı boyunca üzerine titrediği tek amacı, tek duası, tek hayali elinden kayıp gitmiş. O gün ölmemiş, pes etmemiş, ama içinde bir şey sönmüş. Artık ne gökyüzü eskisi kadar parlakmış ne de toprağın rengi canlı. O, yaşarken ölmeyi öğrenmiş. Çünkü bazen insanın kalbindeki en büyük sevda, kavuşmak için değil; yüreğini sınamak için var olurmuş. Köylü kız da sevdasıyla değil, sevdasının bıraktığı boşlukla yaşamaya mahkûm olmuş…






Bir Cevap Yazın