Bir toplumda herhangi bir varlığın veya kavramın nerede konumlandırıldığını anlamak için bakabileceğimiz yerlerden biri, o coğrafyanın hâkim dindir. Her ne kadar modern insan sekülerizmi benimsemiş olsa da dinin insanlar üzerinde bıraktığı etki tamamen kaybolmuş değildir. Bu sebeple Avrupa’da ve Türkiye’de kadına bakışı incelerken dini referanslarla yazılmış metinlere yönelmek kaçınılmazdır. 
17. yüzyıl İngiliz aydınlarından John Milton hayatının büyük bir kısmını teoloji ve edebiyat çalışmalarıyla geçirmiştir. Kırk dört yaşında görme yetisini tamamen kaybetmesine rağmen çalışmalarına devam etmiş ve Kayıp Cennet’i (Paradise Lost) kızlarına ve yardımcılarına dikte ettirerek ortaya koymuştur. Eserde Hristiyan Püritan bir bakış açısıyla Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşünü anlatan ve Tanrı’nın eylemlerindeki gerekçelerini savunan Milton, mitoloji ve teoloji bilgilerini gözler önüne sermektedir.
Milton’ın yaratılış tasvirinde açık bir hiyerarşi vardır; Âdem tanrı için, Havva ise Âdem için yaratılmıştır. Havva Âdem’e, Âdem ise Tanrı’ya bağlıdır. Havva’nın yaratıcıyla doğrudan bir bağlantısı söz konusu değildir.
“He for God only, she for God in him.” (Book IV, 299)

Milton, kurgusunda cennetten düşüşü nihayetinde Tanrı'nın lütfunu getirecek bir 'şanslı düşüş' olarak yüceltir; ne var ki iş bu düşüşün müsebbibine geldiğinde faturayı acımasızca Havva'ya keser. Hem sonucun olumlu olduğunu savunup hem de eylemi başlatanı 'suçlu' ilan etmek, yazarın kadına yönelik önyargılı tutumunun bir göstergesidir. Zira onun gözünde Havva, ataerkil düzenin ideal insanı Âdem’e kıyasla iradesi zayıf, sadece haz ve hırslarına yenik düşen gururlu bir kadından ibarettir.

“Her husband, for I view far round, not nigh,
Whose higher intellectual more I shun.” (BookIX. 483–484)
(“Kocasını seçmem; uzaktan bakarım, yaklaşmam.
Çünkü onun daha yüksek idrakinden bilinçle kaçınırım.”)

Eserde bizzat Şeytan'ın (yılanın) iç sesinden dökülen bu dizeler, Milton'ın zihin dünyasındaki hiyerarşiyi açıkça özetler. Şeytan, planını uygulamak için Âdem'in yüksek idrakinden çekinerek bilinçli bir şekilde yalnız kalan Havva'yı hedef seçer. Milton'ın kurgusunda Havva, Âdem’in kendisinden üstün olmasını içten içe kabul edemeyerek otoriteye başkaldıran, ancak bunu yaparken manipülasyona açık hale gelen bir figürdür. Kimi zaman çalıların ardından Âdem ile Rafael’i dinleyen kurnaz bir kadın, kimi zamansa onunla birlikte çalışmak istemeyen ayrılıkçı bir karakter olarak, kadının kontrol edilmediği takdirde ne gibi olumsuzluklara sebep olabileceğinin en bariz örneği olarak gösterilmiştir. Havva’nın aldanışı, Milton’ın kurduğu kozmolojide, kadının rehberliğe ihtiyaç duyan bir varlık olarak görülmesinin sonucudur. Zira kontrol edilmeyen kadın dışarıdan gelecek her türlü fitneye kanmaya müsait algısı yaratılır. Dolayısıyla yılana (şeytana) kanıp Âdem’i kandırdığı için cennetin kaybının asıl sebebi Havva’dır. Suçun büyük bir kısmı onun boynuna yüklenmiştir.

Sezai Karakoç da tıpkı Milton gibi hayatının büyük bir kısmını dini ve ontolojik meselelere kafa yorarak geçirmiştir; ancak onun düşünce dünyasını besleyen ana kaynak İslam felsefesidir. Eserlerinde İslami tasavvurun derin izleri bulunan Karakoç, 1964 yılında yayımladığı Yitik Cennet’te yaratılış kıssasını kendi kültürel merceğinden yeniden ele alır. Onun tasvirinde Havva, Âdem’e tabi veya ikincil bir varlık değil, ona eş ve yoldaş olarak yaratılmıştır. İlahi nazarda Âdem’in Havva’dan ontolojik olarak üstün olması gibi bir hiyerarşi söz konusu değildir. Karakoç kadının bu tamamlayıcı rolünü şu sözlerle ifade eder: “Kadın, erkek için hayatla ölüm arasına gerili bir kemandır adeta.” Ona göre, “Havva’nın anlamı Âdem’in anlamı demek bir bakıma. Bir bakıma ondan da fazla bir şey.”
Karakoç, “Âdem’in Âdem, Cennetin Cennet olabilmesi için atılan ilk adımdı Havva’nın gelişi” diyerek, ilk kadını ilk erkek kadar gerekli ve varlığın mutlak koşulu olarak nitelendirir.

Milton’ın teolojik kurgusunun aksine, Karakoç’a göre cennetten düşüş Havva’nın, hatta yılanın bile tek başına üstleneceği bir 'suç' değildir. Bu olay, faili aranıp yargılanacak bir kabahatten ziyade, insanlığın varoluşsal serüveninde anlaşılması gereken kozmik bir evredir. Yazar, düşüşü bir suçluluk psikolojisinden çıkarıp kader (alın yazısı) boyutuna taşır: “Yılanı mı suçluyorum! Hayır, bu bir suçlama değil, bir tasvirdir belki. Bir alın yazısının tasviri. Yaratılıştaki sürekliliğin geçiş noktaları siyah beneklere bakış da gerekli, o da gerekli; yılan da gerekli yaratılışımız için.”
Milton ve Karakoç’un eserleri üzerinden okuduğumuz bu iki farklı ontolojik yaklaşım, aslında Batı ve Müslüman-Türk toplumlarının kadına bakışındaki tarihsel ve sosyolojik kırılmayı da gözler önüne serer. Batı teolojisinde kadının, 'şanslı düşüş'ün günah keçisi ilan edilerek eksik, zayıf ve itaate mecbur bir varlık olarak kodlanması, yüzyıllar süren sistematik bir baskıyı beraberinde getirmiştir. Hristiyan dogmatizminin yarattığı bu noksan ve eşitsiz zemin göz önüne alındığında, Batılı kadının kendi varoluşunu savunmak ve insan onuruna yaraşır bir konum elde etmek için 'feminizm' gibi güçlü bir direniş hareketini ortaya çıkarması son derece doğal ve kaçınılmaz bir tarihsel sonuçtur. Feminizm, Batı'nın kendi içsel çelişkilerinin ve kadını ezen teolojik/toplumsal yapısının bir ilacı olarak doğmuştur.

Öte yandan Karakoç’un metninde tasvir ettiği Müslüman- Türk tasavvurundaki kadının konumu Batı’daki gibi günahlar üzerine inşa edilmemiştir. Kadın ve erkek, varoluşsal serüvende birbirini tamamlayan eşit yoldaşlar olarak konumlandırılmıştır. Bu inançsal ve kültürel temelde, sistemin özü kadını ötekileştiren veya ikincilleştiren bir yapıya sahip değildir. Günümüzde kendi coğrafyamızda kadınların maruz kaldığı mağduriyetler ve toplumsal problemler, bu temel felsefenin yapısal bir defosundan ziyade; zamanla topluma sirayet eden ataerkil yozlaşmalardan, kültürel bozulmalardan ve geleneğin özünden sapılmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, Batı'nın kendi teolojik travmalarının ve tarihsel tortularının bir ürünü olarak ortaya çıkan feminizm, temelde farklı bir ontolojik zemine sahip olan Türk kadınının dertlerinin asıl 'ilacı' veya mutlak reçetesi olarak görülemeyecektir. Zira bu coğrafyada çözülmesi gereken düğüm, sistemin köklerinde değil; o sağlam köklerin üzerini kaplayan yozlaşmış tortulardadır.

Bir Cevap Yazın

Popüler

SANAT SEPET DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin