Duyguların nerede doğup büyüdüğü her zaman tartışma konusu olmuştur. Kimi beyinde olduğunu söyler, kimine göre kalptir. Yakın zaman önce bir şey okumuştum; insan ruhunun ağırlığını ölçmüşlerdi. Ne kadar geldiğini hatırlamıyorum. Bu ruh denen varlık kaç gram yahut kaç metreküpse, belki birilerine göre duyguların merkezi odur. İşte tüm bu duygular gibi sevginin de bir doğum yeri olup olmadığını merak etmişimdir. Bir insanın kendinden olmayan herhangi bir şeyi yalnız sevmek suretiyle kendine bağlayışı; bu bağın bir ipek gibi kozada mı örüldüğünü, ağaç köklerinin toprağa tutunması gibi bir tohumdan mı yetiştiğini, yoksa bir örgü veya dal gibi değil de birtakım görünmez manyetik alanlar şeklinde mi tesir ettiğini düşündürür zaman zaman.
Bu noktada Yunus Emre’nin bir sözü belirir zihnimde: “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü.” Bu söz, bahsettiğim sevgi bağını somutlaştırmasa da yepyeni bir kaynak sunar ortaya: inanç. İnanan biri için insanlara ve diğer canlılara duyduğu sınırlı sevgi, Yaratıcı’ya duyduğu sınırsız sevgisinden ileri gelir bu söz bağlamında ya da bağlamdan kopup bizim en çok düşündüğümüz manasıyla. Fakat sevgi inançla ilişkiliyse, inançsız birinin sevgisi hangi temel üzerine kuruludur? Yoksa her insanda sevginin doğum yeri farklı mıdır?
Bu düşünce Yunus Emre’nin sözünü asılsızlaştırıyor gibi görünebilir. Fakat belki de asıl sorun, sevginin doğum yerini arayarak yeryüzünde sevgiye dair anlayışların çeşitliliğini göz ardı etmekte; yani sevginin de bir canlı gibi doğduğunu varsaymayıp ona tekdüze bir kimlik biçmekte yatıyor. Farklı farklı kalplerde doğan sevgiler, farklı farklı topraklarda büyüyen bitkiler gibi bambaşka memleketlere sahip olabilir. Fakat bazen bu memleketler bir çatışma hâlindedir.
İnsan ilişkilerini ele alalım. Bence insanlar birbirine farklı bağlarla tutunmaya çalışsaydı tam olarak buluşamazlardı. Bu yüzden her insanın sevgi tanımı başka olsa da sevginin en derinden yaşanıp yeşereceği ortak bir iklime ihtiyaç vardır; o da inançtır. İnanmayan bir kalbin sevgi anlayışı biraz eksiktir bana göre; çünkü hayatta herkes biraz eksiktir, bu eksiklikleri birleştiren ancak aynı kusursuza inanarak yola devam etmektir. Peki bu iklimin memleketlileri, kendi memleketlisi olmayanı sevebilecek midir? Evet. Nasıl? Söze tekrar dönersek cevap yine onda saklıdır: Yaradan’dan ötürü.
Sevginin en sahici bağının inanç olduğunu söylemek, inanmayanı sevmemek anlamına gelmez. Çünkü bahsettiğim sevgi bağı en başta bizim Yaratıcı’ya duyduğumuz sevgiden kaynaklanır; bu hâliyle de en kuşatıcı bağdır. “İnsanlar birbirine farklı bağlarla tutunmaya çalışsaydı tam olarak buluşamazlardı.” O hâlde bu sözün anlamı nerededir? Bu bağ bu denli kuşatıcıysa tek bir tarafın inanması yeterli midir? Bir ölçüde evet, bir ölçüde hayır. Sanırım insan yolun sonunda buluşmak istediği insanla aynı bağı paylaşmalı ama attığı her adımda da memleketinin insanına yaraşır davranmalı. Hoşgörülü olmalı, hakkı gözetmeli, yolda olana saygı duymalı.
Peki Yaradılan’ı sevmenin Yaradan’a inanç koşuluna bağlanması, bu sevginin çıkarsız ve hakiki bir sevgi olduğunu gösterir mi? Başlarda da dediğim gibi insan daima bir yönüyle eksiktir. Yaşam muazzam ama insan acizdir; tüm gezegenler tam kararında döner ama insan bir kararda sabit durmaz; ağaçlar mevsiminde çiçek açar ama insan solmak için illa bir takvimi takip etmez. Evet, sevgi doğaldır. Ama saydığım diğer şeyler de insanın doğasında vardır. İnsanın doğasını kabul ederek muntazam olana yönelmesi nasıl bir çıkarcılık anlayışının ürünüdür?
Yunus Emre’nin sözünden hareketle kısa bir yol açmaya çalıştım, düşüncelerim giderek dağıldı. Bu noktada sözü yoldakilere bıraktım. Hoşgörüyle yola devam edebilmek ümidiyle…






Bir Cevap Yazın