Augustinus’un meşhur paradoksu: “Kimse sormazsa biliyorum; sorunca bilmiyorum.” Ne gariptir ki hepimiz zamanın ne olduğunu bildiğimizi sanırız. Ta ki biri dönüp, “Peki, nedir?” diye sorana kadar. O anda elimizde yalnızca örnekler kalır; tanım ise ellerimizden kayıp gider.
İnsanlık, yüzyıllardır acıdan kaçmak için günah keçileri arıyor, taşıyamadığı her yük için bir günah keçisi üretiyor. Yaşlanınca zamanı, başarısız olunca kaderi, yalnız kalınca toplumu, adil olmayan dünya için Tanrı’yı suçluyor. Çünkü fail olmak, kurban olmaktan daha ağırdır.
Zamanı tanımlayamıyoruz ama onu rahatlıkla yargılayabiliyoruz. Zaman, kurban edilen kara keçilerden biridir. İnsanoğlunun nankörlüğü de burada kendini gösteriyor. Konuşabilseydi bize neler derdi acaba günah keçimiz? Şunları duyar mıydık ondan?
“Beni acımasız olmakla suçluyorsunuz. Oysa ben hiçbir şeyi öldürmüyorum ve Hamlet’in iddia ettiği gibi kırbacım değil katlandıklarınız. İyileşmesini beklediğiniz pek çok yarayı ben iyileştirmedim mi? Ben yalnızca geçip gidiyorum aslında. Çiçeği solduran da, meyveyi olgunlaştıran da yürüyüşüm. Çocuğu büyüten de benim, ihtiyarı yaşlandıran da. Siz beni alıp gittiklerimle bilirsiniz; çünkü yalnızca elinizden aldıklarımı sayıyorsunuz. Beni rakamlara hapsediyor, takvimlere bölüyor, saatlere zincirliyorsunuz. Böylece beni tanıdığınızı sanıyorsunuz.”
Belki de zamanın en büyük suçu görünmez oluşudur. Bir katilin parmak izi, yangının külü, depremin enkazı vardır; zaman ise hiçbir yerde ayak izi bırakmadan yürür. Onu ne yakalayabilir ne de gösterebiliriz. Buna rağmen en ağır suçları ona yükleriz. Çünkü görünmeyen, itiraz da edemez.
Olduğu gibi kabul edebilseydik zamanı, biz de onunla yolculuk ederdik. Belki de bu kabul yolunda önümüze taş koyan şey, faniliğe tahammül edemeyişimizdir. Çiçeğin solması bizi üzer; aynı çiçeğin hiç açmamış olmasına da razı olmayız. Derdimiz zamanın geçmesi değil, hiçbir şeyin bize ait olmamasıdır. Yine de yaşamımız boyunca zamanı aşacağını düşünerek bir şeylere tutunmaya çalışıyoruz: sanata, bilime…
Martin Heidegger’e göre zaman, dışarıda akan bir nehir değildir; bizim varoluş biçimimizdir. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden kopuk üç kutu değil, insanın var olma tarzının üç boyutudur. En önemlisi de insan, geleceğe doğru yaşayan bir varlıktır; çünkü kendi sonluluğunun farkındadır. “İnsan zamansal bir varlıktır.” (Dasein’ın zamansallığı.)
Heidegger, zamanı saatlerin ölçtüğü niceliksel bir akış olmaktan çıkarıp insan varoluşunun yapısına yerleştirir. Eğer haklıysa, suçladığımız şey zaman değil, kendi varoluşumuzdur. Zamanı mahkûm etmek, aynaya dava açmaya benzer.
Heidegger’in haklı olması, meselenin burada bittiği anlamına gelmez. Çünkü tarih, ömrü sonlu olduğu hâlde etkisi kendi ömrünü aşan insanlarla doludur. Heidegger, neden ölümlü olduğumuzu anlatır; ama neden bazı ölümlülerin hiç susmadığını açıklamaz. Bize insanın zamansallığını gösterir; fakat insanın zamansallık içinde neden kalıcılık aradığını yeterince açıklamaz.
Fikrimce zamanı aşmaya ya da kapsamaya çalışmak, insanı bir bakıma tanrıya yaklaştırır. Tüketmeden üretmek istemek, zaman geçirmek değil zamanı aşmak istemek, biraz da kendine dev aynasında bakmaya benzer. O aynayı kıran ve kendi kısa ömürlerini aşan insanların varlığı ise hayret vericidir. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçse bile hâlâ şiirlerini okuduklarımız, resimlerine baktıklarımız, bestelerini dinlediklerimiz ve kendi kısıtlı ömrüyle yaşamımızı kolaylaştıran dahiler…
Peki, bunu nasıl yapıyorlar? Onlar bu kısıtlı vakitte dünyevi yaşamlarını nasıl böyle büyük eserlerle doldurabiliyorlar?
İnsanın tanrılaşma arzusu, bir taraftan da ontolojik (varoluşsal) bir arzudur. (Burada tanrılaşma derken mecazî ve varoluşsal bir eğilimi kastediyorum.) Bu ereğe hiçbir zaman tam olarak ulaşamayacağını bilir; fakat onu insan yapan da zaten bu yöneliştir.
Bu arzu, Tanrı’nın yerine geçme arzusu değildir; insanı insan yapan sınırlardan sıyrılma arzusudur: günahtan arınma (ahlâk), zamandan kurtulma (ölümsüzlük), mekândan bağımsızlaşma (dijitalleşme ve küresellik), bedensel sınırlardan kurtulma (transhümanizm), yaratıcılık (sanat ve bilim) ve mutlak bilgiye yaklaşma (bilim ve felsefe).
Bence insanın bütün büyük üretimleri, kendisini kuşatan sınırlarla giriştiği uzun müzakerenin ürünüdür. Zamansız olmak mümkün demiyorum; ama bir alanda çok derinleşen insanların izi, yüzyılları aşıp önümüze nasıl düşebiliyor?
Belki de zamanı yatayda, saatleri çoğaltarak aşamayız; zaman ancak dikeyde, bir noktada derinleşerek “bükülür”. Büyük ruhlar zamanla kavga ederek değil, onun kalbine inerek; bu kısıtlı ömürlerinde vakti ilahî bir bereketle genişleterek zamansızlaşırlar. Kendi varlığından geçip esere dönüşen, fani zamanın kırbacından da kurtulmuş olur.





Bir Cevap Yazın