The Thing from Another World, 1951 yapımı, Christian Nyby tarafından yönetilmiş bir korku filmidir. John W. Campbell’ın 1938 tarihli Who Goes There? adlı kısa romanından uyarlanan bu film, kitaptan çok kendisinden 20 yıl önce çekilmiş olan Frankenstein filminden izler taşır. Filmde uzaydan gelmiş olan “yaratık”, cüsseli, iri ve insan görünümlü bir canavardır. Esasen bir bitkidir ve kan ile beslenir. Film genel olarak askerler ile bilim insanlarının, fikir ayrılıkları yaşamalarına rağmen bu yaratıkla mücadelesini anlatır. İyi ve kötü ayrımı nettir. Çıktığı dönemin pek çok korku eseriyle benzer izler taşır ve Frankenstein ekolünü devam ettirir.
Bundan tam 31 yıl sonra bu film, The Thing adıyla yeniden çekilir ve yönetmenliğini, ilk filmi çocukken izlemiş ve ondan çok etkilenmiş bir korku efsanesi olan John Carpenter üstlenir. Fakat Carpenter’ın çekeceği film, ilham kaynağı olandan çok farklı olacaktır. Carpenter’ın “Kıyamet Üçlemesi” olarak adlandırdığı serinin ilk filmi olan The Thing‘in ana teması kimliksizliktir. Film, orijinal romana çok daha sadıktır ve önceki filmin Frankensteinvari havasından ziyade kitabın vermeye çalıştığı duyguları aktarmaya odaklanır: güvensizlik, kimlik karmaşası, izolasyon ve paranoya.
Karakterler, önceki filmdeki gibi iyi ya da kötü olarak net çizgilere ayrılmamıştır. Her biri korkuları olan gri figürler olarak izleyiciye sunulur. Film, izlenirken kasıtlı olarak kafa karıştırmak üzerine çekilmiştir ve bu sayede karakterlerin yaşadığı şüphe ve güvensizlik hissi izleyiciye de güçlü bir şekilde aktarılır. Yaratık, ilk filmdeki gibi iri bir canavar değil, bir parazittir. Asimile eder, şekline bürünür, tanıdığın ve bildiğini sandığın biri olup yanına gelir. Yanındaki kişinin bir yaratık olma ihtimali, seni on devasa canavardan daha çok korkutur.
Peki Carpenter neden bu filmi, onu çocukken o kadar etkileyen hâliyle değil de orijinal esere daha yakın bir şekilde çekmiştir? Soğuk Savaş yüzünden. II. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte başlayan Soğuk Savaş’ın etkileri, dönemin pek çok eserinde olduğu gibi ilk filmde de kendini gösteriyordu elbet; fakat Carpenter versiyonunda olduğu gibi bütün alt metni kapsayacak derecede değildi. Bunun sebebi, Soğuk Savaş’ın etkilerinin 1970’li ve 1980’li yıllarda dünyanın her yerinde azımsanamayacak ölçüde hissediliyor olmasıydı. Bize en yakın örnekleri, o yıllarda Türkiye’de adeta normal yaşamı kaosa sürükleyen sağ-sol çatışmaları, sol örgütlenmelerin giriştiği irili ufaklı eylemler ve saldırılar, dönemin müesses nizamının adeta Amerikan kuklası hâline gelmesi ve “51. eyalet” mantığıyla yönetilmemiz gibi, o zamanın normali olarak kabul edilen pek çok ekstrem durumdu. Ancak dünyanın geri kalanı da Soğuk Savaş’ın dondurucu alevleriyle yanıyordu.
Savaşın ana oyuncularından biri olan ABD’nin topraklarına, normal şartlarda bugüne kadar hiç düşman askeri ayak basmamıştı; bu savaşın sivil görünümlü askerleri hariç.Soğuk Savaş’ı hem en belirgin hem de en görünmez kılan özellik, silahların tüfek, top ya da bilumum kitle imha silahlarından ziyade kitaplar, dergiler, filmler ve akla gelebilecek her türlü yayın organı olmasıydı. Askerler müfrezelerde ve bölüklerde değil; sivil toplum kuruluşlarında ve derneklerde yer alıyor, verilen savaşlar mevzilerde ve hendeklerde değil; üniversitelerde ve sokak eylemlerinde yaşanıyordu.
Bizim ülkemizde baş gösteren sağ-sol savaşı, aynı tarihlerde Amerikan topraklarında da veriliyordu; sadece savunulan değerler farklıydı. Amerikan sağının savunduğu değerler, bizimkiler gibi geleneksel ve muhafazakâr değerler üzerine değil; medya tarafından sürekli gıpta edilmesi gerektiği dikte edilen Amerikan Rüyası’nın korunması üzerineydi. Solun değerleri ise her yerde olduğu gibi orada da aynıydı: devrimden gelen birliktelik.
John Carpenter, The Thing‘i yaparken bu politik ve sosyolojik gerginliği filmine yansıtmayı başardı. Bunun en belirgin olduğu kısım, hikâyenin ana karakteri olan MacReady ile filmin kötüsü ve korku kaynağı olan “Şey”dir. MacReady; alkolik, zorba, kendisini filmin diğer karakterlerinden izole eden ve istediklerini onlara güvenle değil, silah zoruyla yaptıran; kahramandan ziyade pis ve sevimsiz bir adamdır. Bu belirgin özellikleriyle ABD’yi temsil eder.
Filmin kötüsü olan Şey’in ise yegâne amacı, mutlak bir biçimde bütün organizmaları kendine toplamaktır. Parazit misali farkında olmadan birisine yapışır, onu asimile eder ve kendine ait bir kimliği yoktur; kişinin kimliğine bürünür. Bunu içgüdüsel olarak yapar ve doğası budur. Kendisi, net bir şekilde komünizm ideolojisini temsil eder.
Carpenter, The Thing‘i çekerken içinde bulunduğu dönemin gerginliğini filmine bu şekilde yansıtır. Bu şaşırtıcı bir durum değildir; çünkü medya her zaman böyle işler. İzlediğiniz bir film, dinlediğiniz bir müzik, oynadığınız bir oyun ya da okuduğunuz bir kitap fark etmez. Eğer bizzat sanatçının size yansıttığı bir durum olmasa bile, onun o dönemde şekillenen karakterinin izleri dahi zamanının yansımasını taşır.
Bunun, The Thing‘de olduğu gibi kasıtlı örnekleri de vardır. Afrika’dan Amerika’ya zorla götürülen siyahi kölelerin söylediği şarkıların blues türünü doğurması ve caz müziğine zemin hazırlaması gibi tarihin domino etkisini gösteren örnekleri de vardır. Ya da Sovyet devletinin yazarlara, yazdıkları kitapların kalınlığı kadar para vermesi sebebiyle yazarların uzun betimlemeler kullanması ve bunun Rus edebiyatında karakteristik bir özellik hâline gelmesi gibi.
Bunun gözle görülmesi en kolay örneklerinden biri ise 2000’li yılların başında çıkan Hollywood filmlerindeki çölde savaşan kahraman Amerikan askeri modelinin, Amerikan ordusunun Orta Doğu’da yaptığı hatalar kamuoyuna yansıdıktan sonra, son yıllarda yaptığı hataları telafi etmeye çalışan kahraman figürüyle değiştirilmesidir.
Türü ve cinsi ne olursa olsun, elinize aldığınız her eser, yapıldığı zamanın izlerini üzerinde taşır.





Bir Cevap Yazın