Kendinden kaçabilir mi insan? Hayatını birinin eline tutuşturup kaçıp gidebilir mi? Elbette kaçabilir ama kendiyle, zihniyle, kalbiyle. Geride bırakmak istediği her şeyi peşinden sürükleyerek kaçar da bir ömür. Kimi zaman bunun farkında olur kimi zaman bihaberdir durumundan.
Tezer Özlü Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta bunu, insan olmanın getirdiği en elemli sancıyı gözler önüne seriyor. Şehirler, trenler, oteller ve hastaneler arasında dolaşır. Aslında bunlar birer duraktan ziyade insanın ruh hallerinin yansımasıdır. Özellikle psikiyatri klinikleri; sadece tedavi mekânı değil, aynı zamanda insanın dünyayla kuramadığı bağların temsilidir. Hem ona göre hastalık insanda değil ucuna yolculuk yaptığı hayattadır.
“Sürekli gitmek istemek de bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi? Olabileceğim bir yer kaldı mı? Hiçbir yerdeyim.”
Ölmeyi mütemadiyen düşünür. Fakat bu ölüm fikrini bir kurtuluştan ziyade yaşama dayanabilmenin bir yolu olarak görür. Bu bir son değil, hayatın anlamsızlığı karşısında tutunulabilecek bir daldır. Bu yönüyle nihilist bir karamsarlıktan çok varoluşçu bir yüzleşmedir.
“Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.”
Sıradan kitaplar gibi tamamlanmış cümleler ve yumuşak geçişler yoktur. Yarım kalan cümleler tamamlayamadığımız kursağımızda kalan heveslerimiz, sert geçişlerse hayatın bize ettiği zulümdür belki de.
“Bomboş var olacağım. Kendi doluluğumun boşluğunda. Ve bir başıma. Ve bağımsız. Ovadaki yalnız ağaç gibi. Yaşlı ve büyük. Ve yalnız. O vadide. Bir yamaçta. Başıma buyrukluğuma hayranım.”






Bir yanıt yazın