Uzun Hikâye, beyaz perdede trenlerin dumanına karışan gri bir istasyonda kapılarını açar. Ali; eşi Münire ve küçük oğlu Mustafa ile birlikte, soğuk bir garın içinde yeni tanıştığı bir ahbabını beklemektedir.
Ali, oğlu Mustafa’ya annesi Münire ile nasıl kaçıp evlendiğini, hayatın sert taraflarıyla nasıl mücadele ettiklerini anlatır. Fakat bu anıları sıradan bir nasihat gibi değil; izleyicisini içine çeken bir tiyatro oyunu gibi, tüm ruhuyla yaşayarak aktarır. Çünkü Ali ile Münire bilirler ki bir çocuk hayatın gerçekleriyle erkenden karşılaşacaksa, bunu korkuyla değil, hayal gücüyle, sevgiyle ve güvenle öğrenmelidir.
Münire ile Ali arasındaki aşk ise yapıtın en güçlü damarlarından biridir. Bu aşk yalnızca tutkulu değil, aynı zamanda olgun, anlayışlı ve derin bir bağdır. Birbirlerini kırmadan anlaşabilen, çoğu zaman konuşmadan bile aynı şeyi hissedebilen iki insanın birlikteliğidir bu. Zor şartlar altında bile birbirlerine yük olmamaya çalışırlar çünkü onların yuvası bir ev değil, birbirlerinin kalbidir. Kaçarak evlendikleri için zaten hiçbir yere tam anlamıyla ait hissedememişlerdir. Aidiyetleri toprağa değil, birbirlerine olmuştur.
Mustafa da bütün bu zorluklara rağmen anne ile babasının arasındaki aşka hayranlık duyar. Çünkü onların sevgisi gösterişli değil, samimidir; insanın içini sessizce ısıtan türdendir.
Ali iş aramaya başladığında geçmişi de peşini bırakmaz. İşe başladığı okulun müdürü Ali’yi, komünist Bulgaristan’dan kaçıp geldiği için komünist biriymiş gibi görür. Bir gün Ali, okulun hademesiyle konuşurken okul bahçesini güzelleştirme fikrini ortaya atar. Ancak sonrasında müdürle aralarında büyük bir zıtlaşma yaşanır. Bu olayın ardından Ali, gece vakti okulun yolunu tutar ve kendi adaletini kendi yöntemiyle yerine getirmeye karar verir.
Fakat Ali bunları yaparken evde çok başka bir savaş yaşanmaktadır. Hamile olan Münire’nin doğum sancıları başlamıştır. Ali kendi doğrularının peşinden giderken biricik eşi ölümle yaşam arasında nefes almaktadır. Mustafa olan biteni görür ama tam olarak anlamlandıramaz. O kadın, oğlunun kokusunu bir daha içine çekemeyecektir. Münire ölür. Ve bu ölüm, anlatının en sessiz ama en ağır kırılması olur.
Ali haksızlığın karşısında susamaz. Bu yüzden gittikleri hiçbir yerde uzun süre tutunamazlar. Müdürle yaşadığı olaylardan sonra Ali, oğlu Mustafa ve kuşlarıyla birlikte yeniden yollara düşer. Çocukluğundan beri taşıdığı o gurbet hissi hâlâ içindedir. Ama Ali bunu bir lanet gibi görmez. Hayatın getirdiği her şeyi olduğu gibi kabul eder, hatta bazen bunu bir nimet gibi karşılar.
Yıllar boyunca sürekli yer değiştirirler. Mustafa büyürken hiçbir yere tam anlamıyla ait olmadığını fark eder. Sürekli göç etmeleri yüzünden insanlarla derin bağlar kurmakta zorlanır. Yine de babasından miras kalan samimiyet sayesinde insanlarla kolayca iletişim kurabilmektedir.
Ali ise gittikleri yerlerde dürüstlüğü ve yardımseverliği sayesinde insanların sevgisini kazanır. Yazıya olan ilgisiyle arzuhalcilik yapmaya başlar; insanların dertlerini dinler, dilekçelerini yazar, işlerini görür. Fakat Ali’nin doğruluğu burada da başına iş açar. Haksızlığa yine göz yumamaz ve kasabanın zabıtasıyla ters düşer. Bu olay yüzünden bir kez daha bulundukları yerden ayrılmak zorunda kalırlar. Mustafa bazen babasına öfkelenir çünkü sürekli yarım kalan hayatlardan yorulmuştur.
Daha sonra yerleştikleri yeni kasabada baba oğul küçük bir kitapçı dükkânı açarlar. Mustafa’nın hayatındaki gerçek aidiyet hissi de tam burada filizlenmeye başlar. Yeni yerlerinde Selma adında bir kıza karşı hisler besler. Mustafa, sevdiği kızı korumaya çalışırken aslında babasında yıllarca görüp bazen kızdığı o “haksızlığa gelemeyen” tarafın kendi içinde de olduğunu fark eder. Babasının gözü karalığı, doğruculuğu ve adaletsizlik karşısındaki tavrı artık onda da yaşamaktadır.
Selma’ya, kitapların arasına bıraktığı mektuplarla açılır. Bazen evinin önünden balonlarla geçer, güller bırakır. Sevmenin utandırılmadığı, samimi yaşandığı bir masumiyet taşır içinde. Selma’nın babası olan Savcı Bey bu durumdan rahatsız olur ve Mustafa’yı uyarır.
Ali ise savcıya karşı vakarını bozmaz. Fakat baskılar arttıkça Ali bu kez düşüncelerini kalemiyle dile getirir. Yazı yazdığı yerel gazetede savcıya yönelik üstü kapalı ama sert bir cevap verir. Dönemin siyasi atmosferinde bu yazı Ali’nin başına bela olur. Komünizm korkusunun yoğun olduğu bu dönemde savcı durumu fırsata çevirir ve Ali’yi hapse attırır.
Filmin en güçlü sahnelerinden biri hapishanede geçer. Baba ile oğul, demir parmaklıklı odada, pencereden süzülen ince bir ışığın altında konuşurlar. Mustafa artık babasını anlamaya başlamıştır çünkü kendi hikâyesi de babasının hikâyesine dönüşmektedir. O da sevdiği kıza kaçmayı teklif etmiş, o da aşk uğruna gözünü karartmış ve haksızlığa boyun eğemez hale gelmiştir. Ali’nin yıllardır anlattığı doğrular artık Mustafa için yalnızca birer söz değildir; hepsi ete kemiğe bürünmüştür.
Babasının yıllardır ona bırakmaya çalıştığı en büyük mirasın para, ev ya da toprak olmadığını anlar; bu miras yalnızca karakter, doğruluk ve samimiyettir.
Ali için aidiyet hiçbir zaman bir ev ya da bir şehir olmamıştır. Aidiyet; insanın kendi doğrularıyla yaşayabilmesi, sevdiği insanın hatırasında iz bırakabilmesi ve ne pahasına olursa olsun kendini inkâr etmeden var olabilmesidir. Gençliğinde Münire’ye tren vagonunda söylediği şu söz bunun en güzel özetidir:
“Bu vagondaki keyif zenginde bile yok.”
Ali bunu söylerken yoksulluklarını güzelleştirmeye çalışmaz. O söz; samimiyetin, birliğin ve sevginin gücünden doğmuştur. Çünkü insan bazen hiçbir şeye sahip değilken bile sevdiği insanlarla birlikteyse kendini tamamlanmış hisseder.
Filmin sonunda Mustafa, annesiyle babasının hikâyesinin başladığı o vagona geri döner. Babasının daktilosuna, anılarına, sesine yaklaşır. Aynaya baktığında yalnızca yüzünde değil, ruhunda da babasını görür. Artık babasının neden öyle yaşadığını, neden hiçbir yere tam anlamıyla bağlanmadığını anlamaktadır.
Ve bu anlatı bize şunu söyler: Bu yalnızca Ali’nin ya da Mustafa’nın yolculuğu değildir. Bu; bir yere ait hissedemeyen ama yine de doğrularından vazgeçmeyen insanların sesidir. Samimiyetle yaşayan, sevgiyi bir sığınak hâline getiren insanların uzun öyküsüdür. İnsan bazen bir eve değil, bir insana ait olur. Bazen bir sevgi kıvılcımı bile insanın eksik yanlarını tamamlamaya yeter. “Uzun Hikâye”, tam olarak bunun kendisidir.





Bir Cevap Yazın