Her şey o korkunç tanıdıklık hissiyle başlar. Freud’un “unheimlich” diye tanımladığı o tekinsiz boşluk, esasında yabancı olanın değil, ait olduğun yerin soyut bir ızdırabı sakince ruhuna sızdırması ile gün yüzüne çıkar. Asırlardır insan farklı kıtalarda, bazen çeşitli kitaplarda, bazen bir rubainin yirmi yedinci dizesinde, bazense baktığında hayatın ve cennetin gözlerine dolmasına izin verdiği bir yabancının gülümsemesinde var oluşunu anlamlandırmaya çalışır. Bir türlü ait olamadığı ve sürekli kendini kovduğu bir evrene köklenmeye çalışmak için ayaklarının altındaki toprağı kazır: Parmak uçlarından akan kan, saçlarını kızıla boyayana dek.

Kendi mezarının tozunu teninden çıkaramaz elbette. Unheimlich, tıpkı balkanlardan gelen metafizik bir ruh ağrısı gibi hayatına sızmaya başladığında, işte tam o an, insan anlar, anlar ve sorar: Dünyaya kök salma ve ait olma arzusu, aslında bir hapsolma istenci midir? En bilindik yüzler yabancılaştığında, tüm kavramlar, şarkılar ve hatta her gördüğünde seni ağlatan yağmurun denizle birleşimi ve elbette o muazzam koku artık gittiğinde, gri bir kaya önce gözlerini, sonra her şeyi ve tüm dünyayı griye boyadığında, tüm renkler de seninle birlikte solduğunda, aidiyetin metafizik bir masal olduğu gerçeği aynı keskinlikte seni senden alır ve fırlatır öte alemin en derinlerine.

Böyle değildir oysa insan en başlarda. Umutsuz masallarla beslemez ruhunu henüz küçükken insan. Binlerce olasılık arasından seçimler yapmaya çalışır, en çok nereye “ait” olacağını tartışır ve yıldızlar gece ikide kayana dek isten bir çubukla kayan yıldızlara geleceğini kazımaya çalışır: Yıldız düşer, düşer ve göğsünün en dolu noktasında infilak eder. Bu noktada bilincin ve benliğin milyarlarca parçaya ayrılmaması işten bile değildir. Sylvia Plath’ın incir ağacı metaforu bu bağlamda insanın yalnızca zihninin parçalara ayrılmasını değil, bilincin bilinçsiz intiharının da resmidir.

Anlaşılır ki ait olmak ve köklenmek, toprağın seni aşkla kabul etmesi değil, bir bakıma sindirmesidir. Zaman geçer, mevsimler düşer ve insan tutunmaya çalıştıkça dünya seni kendi kayıtsızlığıyla tıpkı taştan bir heykel gibi yontar. Her bir incir dalından yere düşüp ezilirken gerçek fark edilir: Ezilen senin bütünlüğün ve zihninin yeryüzüne kenetlenmiş son ilmekleridir. Bilinç elbette bu devasa parçalanmayı bir bütün olarak taşıyamaz; o noktada ise sessiz ve geri dönüşü bir ıslığın yankısı kadar mümkün olan bilinçsiz bir intihar durumu, insanın kalbinde vuku bulur.

Tüm bu arayışların ve kayboluşların sonu, henüz gün doğmadan belirlenmiştir oysa. Hikâyenin sonunda masal biter, masalcı ölür, sonsuzluğa hapsolmuş yıldız tozları bir kış soğuğunda yalnız bir bankın üzerine dökülür ve söyler: Aidiyet metafizik bir masaldır.

Bir yanıt yazın

Popüler