Yaratmak insanoğlu için büyülü bir eylem değildir. İlham bir kelebek gibi ansızın omzunuza konmaz, eser kendiliğinden doğmaz. Yaratma sürecinin iç yüzü çoğu zaman parçalanma, tereddüt ve belirsizlikle örülüdür. Acılıdır. Bu yönden bir doğuş sancısına benzer. Federico Fellini yönetmenliğinde Sekiz Buçuk yalnızca bir yönetmenin tıkanma hikâyesini anlatmaz. Yaratmanın ne demek olduğunu ve insanın kendi labirentinde üretmeye çalışmasının mücadelesini gösterir.

   Filmin merkezinde duran Yönetmen Guido, aslında her yaratıcının aşina olduğu bir eşikte bekler: Her şey hazırdır ama içeride hiçbir şey yoktur. Set kurulmuştur, bütçe akmıştır, insanlar cevap bekler. Herkesin bitmeyen sorusu “Aklındaki fikir ne?”, Guido’nun zihninde yankılanan daha büyük sorunun yankısıdır: “Ya yoksa?” Çünkü yaratmak isteyen herkes bilir ki ilham krizi geçici olmayabilir. Ya mesele geçici bir tıkanma değilse, ya yeteneği olmayan bir yalancının sessiz çöküşüyse? Bu “ya yoksa” ihtimali yaratmanın en derin korkusudur. Guido’nun paniği de burada başlar.

   Filmde hissedilen mükemmeliyetçilik ile insan olmanın kusurluluğu arasındaki çatışma gizlidir. Mükemmeliyetçilik filmde görünmeyen bir baskı unsuru gibidir. Guido’nun kurtuluşu olarak gördüğü kadın karaktere “filmde her şey olacak” sözü, henüz var olmayan bir eserin büyüklüğüne sığınmaktır. Bu vaat bir vizyon beyanı değil, örtbas etme girişimidir. Bir bakıma burada yaratıcının farkında olmadan tanrılaşmaya özendiğini görebiliriz. Kusursuz bir eser, eksiksiz bir dünya, her şeyi kapsayan bir yapı. Çünkü hiçbir şeyi geride bırakmak istemez. Oysa kusurlar, hatalar ve yarım kalmışlıklar yaratmanın ham maddesidir. Guido’nun sanatçıları son ana kadar karanlıkta bırakması, setin devasa ama yönsüz oluşu ve bilinçli yalanları gerçekten ne çektiğini bilmediği için kimseye net bir yön veremediğindendir. Her gün yolunu değiştirir. Çünkü yanlış yolu seçmekten korkar. Eh, nihayetinde karar veremeyen özgürlük sonunda felce dönüşür.

   Guido sevmekte zorlanan, bağ kurmaktan kaçınan bir figürdür. Filmde kadınlarla kurduğu karmaşık ilişkiler vicdanın, arzunun, kaçışın ve kurtuluş ihtimalinin simgeleridir. Hepsi Guido’nun içindeki dağınıklığın farklı yüzleridir. “Aşk hikâyeleri çekmeyi beceremediği” sözü ile bunun yönetmenin bir tercihi olmadığını, kurduğu karmaşık ilişkilerle bağlantılı bir eksikliği olduğunu görürüz. Bu aslında daha derin bir kopukluğun işaretidir. Sevmeyi bilmeyen birinin sahici bir dünya kurup kuramayacağı sorusu.

   Bu noktada film, yaratmanın etik boyutuna dokunur. Guido bir yerde dürüst bir film yapmak istediğini söyler. Yalana başvurmadan, insanlara biraz olsun fayda sağlayacak bir film. Fakat hemen ardından kendi çıkmazını fark eder. İnsanların içindeki düğümleri gömmeye yardım etmek isterken kendi düğümlerini çözme cesaretini gösterememiştir. Sorun yetenek ya da üretim değil, yüzleşme, yani kimlik meselesidir. Çünkü yaratmak insanın kendisiyle yüzleşmeden gerçekleştirebileceği bir eylem değildir.

   Kardinalle yaptığı görüşme, Guido’nun krizini manevi bir düzleme taşır. “Ben mutlu değilim.” dediğinde aldığı yanıt, dünyadaki görevimizin mutluluk olmadığıdır. Kardinalin bu sözü teselliden uzaktır. Yaratmanın varoluşsal boşluğu otomatik olarak dolduracağı inancını parçalar. Yönetmenin aradığı şeyin aslında ne olduğu burada daha da belirsizleşir. Öte yandan filmdeki Fransız eleştirmenin her fikri parçalayışı, her heyecanı küçültüşü Guido’nun zihnindeki yargıç gibidir. Bazen sanatçıyı durduran şey dış baskı değil, kendi içindeki acımasız sestir. Onun idamı yaratıcının içindeki yıkıcı eleştiriyi susturma arzusunu simgeler.

   Kriz doruğa ulaştığında Guido cevabı kendini yok etmekte bulur. Filmdeki kendini vurma sahnesi, yaratamamanın yok etmekten daha dayanılmaz olduğu anı temsil eder. Sanatçı için bu durumda varlığının kendisi riske girer. Çünkü yaratıcı kimlik çöktüğünde geriye ne kalır ki? Guido bu karanlıktan geri dönüşü kabulle kurar. Artık bir fikri varmış gibi davranmaz. Aradığını bulamadığını itiraf etmekten utanmaz. Bu teslimiyet onu özgür kılar, bir kuş gibi hafifletir.

   Finaldeki o ünlü yuvarlak dans; çocukların, yetişkinlerin, hayaletlerin el ele verdiği o sirkvari kapanış yaratıcı kaosun bastırılması değil, kabullenilmesidir. Bu sahne yaratmanın bir “çözüm bulma” süreci olmadığını ima eder. Kaos ortadan kalkmaz, yalnızca ritim kazanır. Fellini bizlere şunu fısıldar: Yaratmak insanın kendi karmaşasıyla barışma cesaretidir. Guido’nun yaşadığı kriz bu yüzden bir başarısızlık olarak değerlendirilemez. Kriz yaratıcı varoluşun kaçınılmaz bedelidir.

   Sekiz Buçuk, bir filmin yapım hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Bu eser, yaratmanın neden insanoğlu için doğuş sancısına benzediğini gösterir. Çünkü her yaratımda bir parça benlik dağılır, bir parça yanılsama ölür ve geriye kusurlu ama canlı bir şey kalır.

Bir Cevap Yazın

Popüler

SANAT SEPET DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin