İnsan ait olduğu yeri seçtiğini sanır; bir şehir, bir ev, yürüdüğümüz sokaklar, tanıdığımız insanlar… Ama ya ait olduğumuzu düşündüğümüz yer bize ait değilse? Truman Show da bize bu yanılsamada olabileceğimizi hatırlatan harikulade bir film.
Truman’ın hayatı dışarıdan çok hoş ve kusursuz görünür. İyi bir işi, onu seven eşi, sağlam dostlukları ve selamlaştığı komşuları vardır. Tam da herkesin isteyebileceği ütopik bir hayattır bu. Tüm bunların ötesinde kendisine ait sandığı bir dünyası vardır. Fakat burası, Truman’ın seçtiği bir yer değildir. İçinde bulunduğu hayat ona ait değildir; onun iradesi dışında tasarlanmış ve ona sunulmuş bir düzenden ibarettir.
Truman uzun bir süredir bu sistemin içindedir; sorgulamadan, kabullenerek ve sadece yaşayarak… İnsan çoğu zaman üzerine düşünmediği şeylere ait olduğunu hissederek ömrünü geçirir. Çünkü sorgulamak, var olan düzeni kırmak demektir. Truman'ın her gün aynı yollardan geçmesi, aynı insanlarla konuşması ve duyduğu aynı cümleler, hayatını kısır bir döngünün içine sıkıştırmıştır.
Ama gerçeğin, er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Küçük hatalar, tekrar eden sahneler, eksik kalan duygular…Bir noktadan sonra her şeyin fazla düzenli, fazla yapay görünmesiyle şüpheler başlar. İşte tam da burada küçük çatlaklar oluşur ve gerçeklik kendisini ele verir.
Çünkü insan, kendine ait olmayan bir illüzyonun içinde olduğunu fark ettiğinde, artık eskisi gibi hissedemez. Truman için de bu fark ediş yeni bir başlangıçtır. Artık onun için mesele sadece hayatta kalmak değildir; sahici bir dünyanın içinde, samimi hisler ve yaşantılarla, kendini gerçekten ait hissettiği bir yaşamda var olmaktır.
Aklımızda şu soru takılı kalır: İnsan, kendini güvende hissettiği bir yalanın içinde mi kalmalıdır yoksa belirsiz ama gerçek bir hayatı mı seçmelidir? Son sahnede Truman’ın kapıya doğru yürüdüğü an, sadece fiziksel olarak bir çıkışı temsil etmez; bu adım, ona öğretilmiş kimlikten ve dayatılmış aidiyetten de bir kurtuluştur. Çünkü bazen bir yere ait olmak, orada kalmak değil gerektiğinde oradan çıkabilme cesareti gösterebilmektir.
Peki kendi yaşadığımız bu gerçeklik içinde biz gerçekten ait olduğumuz yerde mi yaşıyoruz yoksa sadece bize sunulan hayatın içinde mi var oluyoruz? Belki de aidiyet, bir yere bağlı kalmak değildir. Belki de asıl aidiyet, ait olduğumuz gerçeği aramaktan vazgeçmemektir.






Bir Cevap Yazın